
Bazı insanlar kuzey yıldızı gibidir, onlara bakıp yolunuzu bulursunuz ya da o siz yolunuzu bulun diye pırıldar, bazen yıllarca öteden. Böyle birinin varlığını içselleştirmek, bir iç ses olarak hayatına katmak, yaşamda kişiye karşılaştığı güçlüklerle başa çıkmakta yardım eder. Malum, iyi günler biz nasıl geçtiğini bile anlamadan geçip giderken kötü gün öyle midir? Göğsüne çöker insanın, bi alacağı var sanki… İşlerin rast gitmediği, düşüncelerin kara bulutlar gibi alnınızda biriktiği zamanlarda içinizden gelen o dingin, bilge ses ne kadar rahatlatıcı ve güven vericidir, bilir ki “her gecenin sabahı her kışın bir baharı” var. Bu ses yanıltmaz, duymakta zorlansak da… Bazen bir yakınımızın bazen tanımasak da bilgisine güvendiğimiz birinin sesine bürünür. Konuşsanız, dinler yargılamadan. Ağlasanız, utanmazsınız yanında güçsüz görünmekten. Varlığı gölgesinde dinlendiğiniz bir ağaç gibidir, sözleri dalgaların, akan suyun dingin sesi.
Bir insanın kendisiyle zaman geçirme kapasitesi, bebeğin ruhsal bir varlık olarak gelişimi ile başlar ve gelişimi boyunca belirli bir potansiyele ulaşır. Kimi zaman, yoksunluk içinde büyüyen ya da sürekli ne yapacağı söylenen, “kendi haline bırakılmamış” çocukların sürekli yeni bir uğraş arayan yetişkinlere dönüştüğünü görürüz. Bazen bu durum kendini hayatın bir döneminde yoğun stres altındayken gösterir, kişi yaşamını zamanında hiç bir boşluk bırakmamacasına işle doldurur. Kendinden kaçmak için bir kapıdır, pek çok alışkanlık. Çoğumuz kendimizle, acı verici düşüncelerimizle karşılaşmaktan, onlardan konuşmaktansa günlük alışkanlıklara gömülürüz, başkasının bizi çok da ilgilendirmeyen hayatlarına dalarız, işe güce hayatımızın diğer alanları hiç yokmuş gibi yapışırız. Oysa ruhsal terazi dengeyi sever.
Böylesi bir iç dengeyi bulmak bazen diğerlerine bir ayrıcalık, doğuştan ya da sonradan kazanılmış bir ayrıcalık olarak görünür. Buna karşın ruhsallığın katmanlı yapısı bize zamanın da katlanmış bir formunu sunar, geçmişi yetişkin deneyimi ve bilgisiyle yapılandırırken bugünkü hayatımızı yeniden kurma şansı verir. Ruhsal olanın devingen yapısı çoğumuz için değişim ve iyileşme potansiyelini taşır.
Tadına doyamadığımız an’lar tüm varlığımızla katıldığımız, orada olduğumuz eylemlerdir. Çok acıktığımızda yediğimiz yemek gibi, lezzetli ve doyurucudur böyle an’lar. Ne geçmiş ne gelecekle meşguldür zihin. Kendini an’a çağırmak olduğun anın içinde yaşamak günümüz hayatında neredeyse pratiğimizden çıkmış, çocukluğun o zamanın farkında olmayan hafızasında kaybolmuştur çoktan. Ne yazık ki günümüz dünyası çocukların hayatını da her geçen gün yetişkinin hayatının bir kopyasına çevirir; okul hayatı, rekabet ve sınavlar üzerine kurulurken yaratıcılık ve öğrenme merakı mevsimsiz budanır.
Denge içinde ip üzerinde yürüyen cambaz bedensel egzersizlerinin yanı sıra çalışmasına meditasyonu da katar. Mesele tam o anda o adımı atmaktır, yerden ne kadar yüksekte olduğu ya da daha ne kadar yürüyeceği değil. Peki bir taraftan ip üstünde hissederken bir taraftan dikkatinizi dağıtan, hayatınıza dair sorumluluklar varsa; geçmiş hatalarınız, “onu şöyle yapsam çok daha iyiydi, yanlış yaptım!” diye dövünmeleriniz, suçluluk duygusu, haset ve hiddetiniz ayağınıza dolanırken… Yürümek kolay değil.
Yaşam yürümeyi öğrendiğimiz, zaman zaman tökezlediğimiz ve belki düştüğümüz cambazın ipi gibidir. Duygularımızı görmek ve anlamak “evet, sen ordasın seni görüyorum ve anlıyorum” demek , içinizde avaz avaz ağlayan bu çocuklara söyleyeceğiniz bir yatıştırıcı söz, o ruhsal boşluğu dolduracak, o ipi güvenli bir yola dönüştürecek yeniden… Ve bazılarımız için belki ilk kez.